Sepetim 99 ÜRÜN

Sepetiniz Henüz Boş!

Toplam Tutar
    Erdinç Emir İlgen – Sarhoşluk hakkında
    29.09.2021

    Erdinç Emir İlgen – Sarhoşluk hakkında

    Biraz karanlık, sessizlik, yalnızlık. Kişinin zihninin istem dışı çalışmaya başlamasının, durdurulamaz bazı zincirlerin harekete geçmesinin ve büyük düşüncelerin şekillenmeye başlamasının ön koşulları. Böyle zamanlarda filizlenen bir içgüdü idi bu hikâyeler bütünü. Ben Emir İlgen, altı yaşından beri piyano çalıyorum. Bunun, kişinin üzerindeki etkisinin büyüklüğünü hayal etmeye gerek bile yok. Bir sanat dünyası ve zenginliği ile büyüdüm. Bu tabii bir gereklilik, hatta başlangıçta bir zorunluluktu. Ancak bu zenginliğin eşsizliği eninde sonunda bir zorunluluktan çıkıp bir uğraş hâline girdi. Sanat temelinde bir metafiziğe dayanır. Rasyonelleştirmesi neredeyse imkânsız, sonsuz konuyla uğraşılır. Varılan sonuçlar da soyut ve kişiye bağlıdır. İki insan arasında müthiş bir tecrübe ve duygu alışverişi olmasının yanı sıra, insanların ilkel ve zaruri duygusal ihtiyaçlarına da hitap eder. Yazmak asla bir eğlence, bir uğraş değildir, olamazdır. Çünkü insan, yazmak istediği için yazamaz. Bir yerde, bir şeyler birikir, acı verir. Nihayetindeyse patlar. Bu birikinti de bazen sanatın sahip olduğu dokunulamaz, bazense açıklanamazlığından kaynaklanır. Sahi, düşünce ve duygunun tanımlanmasına dil yetmediğinde yaşanan çaresizlik hissi ne kadar fecidir. Güzel olduğu kadar sinsidir sanat. Felsefenin eşlik etmesi, göz kulak olması gereken bir dünyadır. Ancak gerektiğindeyse serbest bırakmasını bilmelidir felsefe. Edebiyat böyle şahane bir dünya işte. Felsefe ile irrasyonel duyguların uyum içerisinde kendilerini gerçekleştirebildikleri bir dünya. Us yetmiyor bazı olguları anlamaya, kavramaya. Duyguların yol gösterdiği bir varlık da bu dünyanın soğukluğu ve diriliğinde çok kırılabilir, kaybolabilir. “Birçok kitap, insanın kendi kalesinin içindeki bilinmeyen odaların anahtarları gibidir,” der Kafka. Çünkü var deyince olmaz bazı şeyler. Vardır kendiliğinden, keşfedilmesi gerekir. İnsanın uçsuz bucaksız iç dünyası da böyledir. Bunun beslenmesi neticesinde bazı soyut, bu dünyaya ait olmayan fikirler bu dünyaya alışır, olgunlaşır, bir nevi dönüşüm geçirir. İşte edebiyatın güzelliği bu fikirleri, bu hisleri en çıplak haliyle, en anlaşılır haliyle insanların iç dünyalarına sunmaktır. Ahmed Arif deyimiyle, “Yürek işçisi”dir. İşte bu kadar nettir. Şair ile şiirsever ilişkisini düşünür, taşınır, bu ilişkinin temelsizliği veya tanımlanmamışlığından huzursuzluk duyar. Bu fikirlerin olgunlaşması neticesinde dilin süzgecinden geçer, saflaştıkça saflaşır ve geriye yalnızca iki kelime kalır. “Yürek işçisi.” Müzik bana şimdiye değin hayatımda müthiş bir iç dünya sundu. Uçsuz bucaksız bir hayal gücü ve duygu çeşitliliği kazandırdı. Kazandırmaya, bu hisleri zenginleştirmeye de devam etmekte. Öylesine hamki ama bu hisler ve öylesine filtresiz ki içimde, gittikçe büyüdü zamanla. Müziği yaptığım esnada bir felsefeye ihtiyaç duymam. Orada bir ruh canlanır. Dinleyen kişi ile benim aramdadır o. Ne benim kendimi açıklamam gerekir, ne de onun kendisini. Niye böylesine bir zevk alır duyduklarından, henüz bilmem. Bense yaptığımın doğru ve güzel olduğunu nasıl anlarım, bilmem. Ancak o müthiş frekans kendini bulursa o güzel sanat esnasında, bütün açıklamalardan muaf bir bütünleşmeye erişilir, sonraysa biter. Benim istediğim bu tür gündelik olmayan durumları açıklamaktı en başta. Aynı Ahmed bey gibi, ancak şiir değil felsefe ile. Bir sistematik kategorizasyon yazıları yazmaya başladığımda henüz edebiyat yapmamaktaydım. Yazma uğraşını bilgi vermek, sonuca ulaşmak için kullanırdım. Yine de edebiyattan müthiş zevk duyar, okuduğum bazı kitapların aylarca etkisinde kalırdım. Her şeyin en nihayetinde tek bir durağa varılıyor. Düşünmek. Düşünme eylemi. Düşünme eyleminde bulunmak. Bir tepki olarak değil, uğraş olarak düşünmek. Bu durması imkânsız, istikâmetsiz, sonsuz bir yol. Sonsuz soru ve sonsuz cevap var, en kötüsü, muhtemelen aralarında doğru olanı yok. Daha doğru olanı var, ancak doğru olanı yok. Biraz karanlık, sessizlik, yalnızlık. Düşünce eyleminin bir alışkanlığa dönüşmesinin ön koşulları bunlar. Sevdiğim kadar çekindiğim koşullar aynı zamanda. Hissetmenin yanı sıra bu düşünce eylemiyle birleştiğinde bir yapı ortaya çıkartma arzum, yazmaya başladım. Henüz anlamlandıramadığımız her konuda bir usta çırak ilişkisi mevcuttur. Müzikte vardır mesela bu usta çırak ilişkisi. Asla tek bir cevap olmadığından gereklidir bu ilişki. Yapa yapa öğrenir öğrenci bazı yazılmamış kuralları veya duya duya. İşte edebiyata, en azından kendi yapmış olduğum edebiyata böyle bir değer yüklüyorum. Rastgele bir koşullar bütünü olağanüstü bir hizaya girip eşsiz bir duygu ortaya çıkartıyor. Hiçbir kelime yok bunu tarif edecek. Bunun keşfedilmemiş olması acı veriyor. Bu yüzden, koşulların en benzer taklidini, bu hissin en yakın nüshasını kelimelerle oynayarak tekrardan oluşturmak için elimden geleni yapıyorum. Öyle ki bu metinlerde açık bir bilgi yok, gizli bir duygu var. Okuyucu ile yazar arasında tanımlanamaz bir duygudaşlık yaratabilen usdışılık söz konusu. Öykülerin tümü tamamen benimle ilgili değil, olamaz. Doğal olarak bir gözlem neticesi ulaşılan renkler var yalnızca. Yine de bir kuramdan bahsedemeyiz bu yazıda. Bir tanımdan bahsedemeyiz. Şayet bahsedebilecek olsaydım bile, edebiyatı, müziği, sanatın kendisini, olduğu gibi tümüyle açıklamalardan, incelemelerden, mantıktan uzakta bir yerde tutardım. Küçüklük hayatımda büyük bir serbestliğe sahiptim. Tabii ki bu fiziksel bir serbestlikten ziyade çok daha önemli olan düşünsel özgürlüktü. Hiçbir fikrime, isteğime, tümevarımıma, kendime oluşturduğum, yıktığım, tekrar oluşturduğum ve tekrar yıktığım değerlerime hiçbir zaman ket vurulmadı. Düşünce özgürlüğü ile büyüdüğümde zaten vardığım yanlış neticeleri, saçma fikirleri kendim çürüttüm, müdahaleye gerek kalmadı. Bu serbestlik her şeyden önce akıl yürütme kabiliyetimi de geliştirdi. Müziğin ve sanatın dünyasında kendimi geliştirmek, bunu meslek edinmek istediğimde asla bir muhalefetle karşılaşmadım, daha önce farklı alanlarda boy göstermiş ancak caymış olmama rağmen. Yıllarca okulda müzik okumuş, görmüş, dinlemiş biri olarak katıldığım bir ustalık sınıfında eserin daha önce olmadığı kadar geliştiğini, değerli öğretmenim ile çalıştığımda bazı şeyleri nasıl olduğunu anlamadan kavradığımı görünce bu usta çırak ilişkisinin önemini daha iyi anladım. Ortaokulun başındayken okumak için İzmir’den İstanbul’a taşındık, ailecek. İşte serbestlik, böyle bir serbestlikti. Ailede müzisyen olmamasına rağmen, müziğe başlayalı henüz birkaç sene olmuşken, daha geleceğim ve başarım kesin değilken ailemin müzik eğitimim için şehir değiştirmeye karar vereceği bir serbestlik. Bazı şeyler tesadüf değil. Kısa sürede bile olsa bunca imkânla, sanatla, kitapla edinilen tecrübe kaç ömür eder kim bilir. Soyut ile Somut dünyalarımın arasında böylesine bir fark var. Bunca edinilen duygusal tecrübe olgunlaşıyor kendiliğinden, ancak tek başına kalıyor. Müzik ile açığa çıkıyor, piyano başına geçtiğimde açığa çıkıyor, büyük bir eseri dinlerken açığa çıkıyor, bir konserde, bir söyleşide, bir tartışmada veya bir filmde. Bunu aksine çevirmenin vaktinin gelip geçtiğinin de farkındaydım. Çünkü tek başına kalan duygular renk değiştirir, daha da tanınmaz hâle gelir. Hâlbu ki öylesine yakınki herkes birbirine. Hatırlıyorum, çekincesizce konuşmaya başladığım bir gün, hiç ummadığım birinden ne hissediyorsam aynısını dinledim. Bu tür duyguların ne de büyük bir karşılığı olmasına şaşırmıştım. Yalnızca duyguları ile kişi kaybolur. Hislerinin eşsiz öznelliğinden dolayı içine kapanmaya, başka bir dünyada yaşamaya başlar. Hem de bunu seve seve yapar. Mesela ben bunu seve seve yaparım. En hayranlık duyduğum bestecileri -ki bestecilere duyduğum bu hayranlık yalnızca bir imreniş değil, ruhani teslimiyete varan bir sevgidir- çalarken veya dinlerken, keşfedilecek ve öğrenilecek onca zenginliği tadarken ve ömrümün tüm bu eserleri ne yazık ki içselleştirmeye yetmeyeceğini düşünürken gerçekten de bir yerlere kapanmayı dilerim. Ömrümün kalanını başka hiçbir fikir, hiçbir insan, hiçbir olguyla yormadan, salt müzik ile düşünmeden, yalnızca hissederek geçirmeyi dilerim. İşte bu aniden gelen itki bile bu en güzel insan ürünlerinin şahaneliği ile birlikte aynı zamanda ne kadar, sözüm ona, yalnızlaştırıcı olabileceğinin en bariz göstergesidir. Tanınmaz duygularla boğuşan birinin karşılığını çok geç bulmasıdır misâl ‘Köprü’ öyküsü. Bu öyküyü yazmadan öncesine öylesine soyut, öylesine eksik bir düşünceydi ki kafamda, bu yalnızlaştırıcı bir itki üretmekteydi içimde. Böylesine bir karşılığı varsa bu iç sıkıntılarının, neden hiç gözle görülmüyor, tayin edilemiyor bunlar? İnsanlar iç dünyaları hakkında daha çok konuşmalı, daha çıplak olmalı bence. İnsan her yerde insan, insan, zavallı insan. Ben de insanım, ziyân olmasına içim acır duyguların, keşfedilmeden yitmeye de dehşetle bakarım. Otoparkın Sakinleri öyküsündeki küçük gibi aynı. Aslında ben o değilim tabii ki, ancak o bir nevi benim. Mesele bu işte, mesele bu koşulların yeniden oluşturulması ve anlatılması fark edilmeden yitmenin benim tarafımdan nasıl göründüğünün yüreklere kazınamsı. Bu öykülerin ve gelecekte yazılacak daha birçok metnin sebebi de aslında, her şair, her yazar, her sanatçı, ‘her insan gibi’ tanınma arzusu. Olgunlaşan bir takım hâllerin yanında bu arzu, itkiyi sağlayan en önemli unsurdur. Bu yazıların geleceğinden emin oluşumsa yakın geleceğimin nasıl şekilleneceğini bildiğimden kaynaklanmakta. Farklı bir ülke, farklı bir şehirde, alışmadığım bir gökyüzü renginin altında yıllarımı geçireceğim. Duyguların bambaşka renkleri ile tanışacağım, hayatta çok önemli bir eşiği geçeceğim. Yenilik, heyecanla birlikte özlem ve melankoli dolu olacak tüm bu yıllar. Bu insansızlığın neticesinde oluşan boşluğu daha da açıklamadan muaf, daha da ustan gayrı bir hayat dolduracak. Biraz karanlık, sessizlik, yalnızlık. Bu kitabın ve gelecek kitapların mimarı olan dürüst koşullar. Yine de her şekilde, her koşulda müzik ve bu müthiş yapıya ulaştığım aracım piyano ile olan bağım, her şeyden daha kuvvetli olacak, kitaplardan da, fikirlerden de, hakikâtin kendisinden de. Öylesine ki, “Neden?” sorusuna cevap vermem gerekmesin. Edebiyatsa her zaman yabancı gördüğüm ötekilerle o yıllar süren imkânsız bağı ve duygudaşlığı kibarca ve çabukça kurabileceğim yandaşım kalacak. Bu sarhoşluğu edebiyat bitirdi, zaferini de bitirdiği bu sarhoşluğun kendisini tahlil ederek, yazarak ilan etti. Bu görkemli ve soyut zaferin ardında herkesin kendinden ufak da olsa bir parça bulabileceği öznel bir yapıt ortaya çıktı. İnsanın insanı daha iyi tanımasını sağlayabilecek bir meşgaleydi bu ve bunu en doğru şekilde temsil etmek icap ederdi. Aksi takdirde hepimiz Yol öyküsündeki zavallı gibi olurduk. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi anlayamayan, anlasa da yanlış anlayan bir umutsuz. Her şeyin en nihayetinde tek bir durağa varılıyor. Okumak lazım. Çok okumak, çok anlamak ve çok yazmak, başka türlüsü mümkün değil çünkü. Hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman da olmayacak.

Öne Çıkan Blog Yazılarımız
Arama
E-mail adresinizi giriniz
Adet:
Beden:
Seçtiğiniz ürün sepete eklendi
Mail adresini giriniz
Özelleştir
0000 0000 0000 0000
CVC
Ad Soyad
5xx
5xxxxxxxxx
ZUBİZU Kampanyası kullan
Ürün Detayları
Teslimat ve Kolay İade
Ürün Kodu:
Kitap / Yazar / Yayınevi Ara
Önceki Siparişleriniz
Önceki siparişleriniz için tıklayın
Üyelik Bilgilerim
Üyelik Bilgilerim
Veya
En Az 6 Karakter
Toplam Tutar:
Varsa İndirim Kodunuz:
Sipariş Notu
Kapıda ödeme seçeneği 125 TL altı siparişlerde kullanılabilir. 125 TL üstü siparişler için havale, kredi kartı ya da banka kartı ile ödeme yapılabilir.
Açev Bağış
Ürüne daha önceden puanlama ve yorum yaptınız.
Kitap AyrıntılarıÜrün Ayrıntıları
100 TL üzeri kargo bedava!
FIRSATI YAKALA
Ürünler
Teslimat Bilgileri